Başlangıç > Ölüm Orucu, Sevgi Saymaz, Video > Tecridin Sona Erdirilmesi Talebiyle Uşak Cezaevi’nde Ölüm Orucu Sürdüren Sevgi Saymaz Hayatını ve Eyleminin Nedenlerini Anlatıyor

Tecridin Sona Erdirilmesi Talebiyle Uşak Cezaevi’nde Ölüm Orucu Sürdüren Sevgi Saymaz Hayatını ve Eyleminin Nedenlerini Anlatıyor

Her şeyden ve herkesten yalıtılmış olmayı düşünebiliyor musunuz? Hastalansa bir bardak su verecek kimse yok, düşüp bayılsa kimse görmeyecek. Konuşmaya, gülmeye, söylemeye ihtiyaç duymaz mı insan? “kendi kendine konuşana deli derler” denir ya, insanı yıllarca tek başına bırakmanın, onu insanlıktan çıkarıp delirtmekten başka ne amacı olabilir sizce? Tecridin fiziki, sosyal, hukuksal, psikolojik tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılmasıdır talebim. Bu talep uğruna 122 kişi yaşamını yitirdi. Fatma Koyupınar bu taleple Ölüm Orucundaydı ve ben Ölüm Orucuna başlamadan birkaç gün önce şehit düştü. Fatma ile uzun yıllar tutsaklığı paylaştım. Onunla sevgiyi, öfkeyi, neşeyi, acıyı, onuru, yaşamın ayrıntılarındaki güzellikleri paylaştım ve yitirdiklerimizin pek çoklarıyla Fatma ‘ben son olayım’ demişti� Şimdi ben aynı şeyi söylüyorum� – SEVGİ SAYMAZ İÇİN VİDEO DÜŞ YOLA UMUDUM DÜŞ YOLA

Bize kendinizi tanıtır mısınız?

Sevgi Saymaz: 14 Şubat 1967’de Şavşat ilçesi Arpalı köyünde doğmuşum. 39 yaşındayım. Nüfusa 14 Kasım diye geçmiş bunu da yıllar sonra üniversite sınavına girerken fark ettim. Benden dört yaş küçük bir de erkek kardeşim var: Yani iki kardeşiz. Babam edebiyat öğretmeniydi, şimdi emekli. Annemse esnaflık yaptı. Gazete büfesi, bakkal dükkânı ve kırtasiye işletti.

Devrimci-demokrat bir ailenin en büyük çocuğuyum, yani. Liseyi bitirene kadar pek çok okulda okudum. Babam sık sık sürgünden payımıza düşeni alıyorduk. Bir süre sonra onunla beraber gitmeye başladık. Artvin merkezde oturuyorduk.

Ağrı Taşlıçay’a gidişimizi hiç unutamam. İlkokul 4’teydim. Eşyaları kamyona yükledik. Eşyaları kamyona yükledik. Ardahan, Kars.. Etrafı dikkatlice ezberliyordum. Pek çok yerde tek bir ağaç bile yoktu. Doğa da hiç cömert davranmamıştı. Ardahan – Ağrı hattındakilere. İlçedeki okulda pek çok öğrenci dil problemi yaşıyordu. Öğretmen büyük bir gayretle Türkçe öğretmeye çalışıyordu. Oranın yerlisi olmayıp dışardan gelen birkaç öğrenciydik ve bol bol haylazlık yapıyorduk. Hiç ders çalıştığımı hatırlamıyordum orada. Kaldığımız lojmanın yakınında pancar tarlaları vardı. Onları seyretmeye giderdim. Sık sık Murat Nehri kenarında ailece gezinti yapar, balık tutmaya çabalardık. Güneş suya değdiğinde balıklar bizim bu çabamızla eğlenircesine hoplayıp suya geri düşerdi. Biz bir tane balık bile tutamadık. Yıllar sonra İstanbul�da boğazda otlaya balığa giderek bu hevesimi giderdim. Otlaya dizili istavritlerin oynaşması kimin hoşuna gitmezdi ki. Balıklar için hoş bir durum olmasa da�

Sonra tekrar Artvin’e döndük ve ben 50.yıl Ortaokulu’ndan okurken darbe oldu. Ailecek yaşamımızda yeni bir dönüm noktasıydı bu. Babamı gözaltına alıp tutukladılar. Annem bunu bizden saklasa da banyoda babamın kanlı giysilerini yıkadığını biliyorduk, suçu Artvin�de Öğretmenler Derneği yapmış olmasıydı. 2,5 yıl hapishanede kaldı.

12 Eylül sabahı ben köydeydim. Dedem hemen okuduğum kitapları getirmemi söyledi. Demir ökçe, Vahşetin Çağrısı, Ana, gibi kitapları, sıkıca sarıp toprağa gömdü. Gömülen kitapların içinde karnemin kaldığını fark edince çok endişelendim. Köyden pek çok insan ihbar etmişti.

Ayakta kalmaya çalışıyorduk. Annemin yeni açtığı gazete büfesini kapattırmak için çok uğraştılar. Polis �satış yapmayacaksınız� diyordu. Gazete ve dergiler dağıtılıyor, caddeye saçılıyordu. Annem becerikli bir kadındı. Dostlarımızın da yardımıyla çalışma devam etti. Yılmadı, ısrarcı oldu. Büfeyi kolundaki birkaç bilezik ve dedemin desteğiyle açtı. Yarı borcu daha ödenmemişti.

Ortaokuldan sonra Kazım Karabekir Lisesi’ne kayıt oldum. Amcamla birlikte kalıyorduk, tek bir aileydik ve çok destek oldular. Babamın yokluğunu hissettirmemek için çok uğraştılar amcamlar. Babam hapishanede de olsa bizimle ilgiliydi. Okulumu, okuldaki durumumu takip ediyor, benim sosyal faaliyetlere katılmamı istiyor, beni yönlendiriyordu bu anlamda� Basket bolu hala seviyorum. O yıllarda okul takımlarında oynuyordum. Ayrıca halk oyunları ekibindeydim. Artvin oyunları oynuyorduk ve çok seviyordum oynamayı. Akordeon ve ya davul, zurna sesi duyunca şimdi de içim kıpır kıpır olur.

Lise 2’de Ankara’ya teyzemin yanına gittim. Ailem göndermek istemiyordu, görüşte babama sorduk. O da “sen karar ver” dedi. Artvin’den üniversiteyi kazanan öğrenci sayısı azdır, teyzem bu yüzden ısrar ediyordu. Sonunda Ankara Atatürk Lisesi’ne kayıt oldum.

Büyük bir kente gelmiştim. Pek çok şey farklı geliyordu bana. En fazla da arkadaşlarımı özlüyordum. Komşularımızı, oradaki ilişkilerimizi özlüyordum. Ankara’da oturduğumuz apartmanda ki komşularımızla bırakın gidip gelmeyi karşı dairedekileri tanımıyorduk bile.

Böyle ilk başlarda yadırgadığım pek çok şey oldu. Boş vakitlerimde dolaşmaya çıkardım ve saatlerce yürürdüm. Teyzemin çocuklarıyla sık sık tiyatroya giderdik. O yıllarda AST ve Tiyatrolarına gitmediğimiz oyun kalmamıştır her hal de Yıldız Kenter’in, Rutkay Aziz’in ve Derya Baykal’ın oyuncuklarını beğenirdim o vakitler. Gençlik Parkı Açık Hava Tiyatrosu’ndaki oyunları da kaçırmazdık. İzlemeyi severim ama oynamayı hiç denemedim.

Bir yıl sonra yani ben lise sondaydım babam tahliye oldu ve ailece Ankara’ya yerleştik. Baskıcı değildi ailem rahat bir ortamda büyüdüm.

Öyle çalışkan bir öğrenci değildim, tembel de sayılmazdım. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bölümler Fakültesi Maliye bölümünü kazandım. Okulu bitiremedim. Muhalif kimliğim iyice şekillenmiş ve politik bir kimliğe bürünmüştü artık. Ve sonraki yaşamımı belirleyen politik kimliğim oldu.

Sevgi Saymaz

Cezaevi öncesi yaşamınıza ilişkin bilgi verebilir misiniz?

Sevgi Saymaz: Ailemle birlikte Ankara’da oturuyordum. Yazları köye gidiyordum. Ve gidiş vaktinin gelmesini iple çekiyordum. Karadeniz’in köyleri, yaylaları güzeldir, çeker insanı.

Birde büyük babam ve babaannem� Onların sevgisi çekiyordu beni memlekete doğru. Tabii turistik gezi olmuyordu bu. Hayvanları otlatıyor, bağda bahçede, çayırda tarlada çalışıyordum. Tam anlamıyla bir köy kızı kadar becerikli olmasam da elimden geleni yapmaya çalışıyordum.

Köylerdeki yoksulluk ve sefaletle şehirdeki şaşalı hayatları kıyasladım. İçim ezilirdi.
Bir gün fidanlıkta çalışmaya gitmek isteyince önce ailemin tepkisiyle karşılaştım. “İhtiyacın mı var, çevreden ne derler” gibi. Dedemin desteğini arkama alınca ertesi gün çalışmaya giden kadınlarla beraber traktöre bindim. Yetiştirilen çam fidanının dibindeki ayrık otlarını, dikenlerini temizleyecek, büyükçe bir çiviyle toprağı kabartacaktık. Tüm enerjimi kullanıyordum ama yine de grubun gerisine düşüyordum. Dikenleri yollamak hiç de kolay olmuyordu. Kızgın güneş de cabası. İlk gün traktörde dönerken o taşlı çakır çukur yollara rağmen yorgunluktan yolda uyuyakalmıştım. Ertesi gün tekrar gittim, tabiki fidanda ki iş bitene kadar. Kazandığım para o kadar azdı ki� Fidanlıkta çalışan kadınlarsa ömür boyu o para için o eziyeti çekiyordu. Adaletsizlik hep beni düşündürmüştür.

Ankara’da Sakarya Caddesi’nde de çocuklar çöpe fırlatılan buruşuk paketleri açarlardı, belki yediğimiz bir kırıntı kalmıştır diye. Yâ da ekmeğimizden bir parça vermemiz için yalvarırlardı, karşınıza geçip sizi seyrederdi. Memleketin bu rutin manzarasıyla her karşılaştığımda gözlerim dolardı bazen bırakıverirdim gözyaşlarımı, öylece kimseler görmeden.

Yürümeyi severdim ve zorunlu kalmadıkça otobüse binmezdim. Boş vakitlerimde evde oturmaktan hoşlanmazdım, yürüyüşe çıkardım. Çoğunlukla adımlarım beni nereye götürürse� Mahalleler, sokaklar, caddeler, meydanlar, park� bir sinema, bir tiyatro� Bazen ailecek yapardık bu yürüyüşleri, gezileri.

Muhalif bir kimliğe sahiptim ama pratikte bunun bir ifadesi yoktu. Bu yüzden de farkında olduğum şeyler bana sadece acı veriyordu.

Üniversiteye gittiğimde ’80’li yılların ikinci yarısıydı. Bu bana mücadele zemini sundu. Ortak düşüncelere sahip insanlar buluştuk ya da zamanla düşüncelerimiz ortaklaştı. Benim yaşamımda da yeni bir sayfa açılmış oldu. Okuldaki bazı derslerinde bunların etkisi oldu. Mesele iktisat dersinde milli gelir ve milli gelirin dağılımını okuduğumuzda, içten içe isyan ediyordum. Yaşamda gördüğüm adaletsizliğin bilimsel boyutu. Yine siyasal Düşünceler Tarihi dersini çok seviyordum. Hukukunu okuyunca şaşkına döndüm. Hukukunda ekonominde siyasetinde suyun başını tutun zenginlere göre şekillendiğini öğrenme imkânı oldu.

Şairin dediği gibi.

“Susmak insana aykırıdır/eti yanar vatanımın susamam” deyip ben de ufaktan ufaktan arı kovanına çomak sokmaya başladım.

Tutsaklık durumunuza ilişkin bize bilgi verebilir misiniz?

Sevgi Saymaz: 1992’den beri 14 yıldır hapishanedeyim. Malatya, Amasya, Sakarya, Çanakkale, Manisa hapishanelerinde kaldım. Yaklaşık olarak 2,5 yıldır da Uşak’taydım.

Sizde 19 Aralık Katliam Operasyonu’nu yaşadınız? Katliam operasyonu ve ardından yaşananlar hakkında bilgi verebilir misiniz?

Sevgi Saymaz: 19 Aralık 2000’de Çanakkale Hapishanesi’ndeydim. 20 ayrı hapishanede aynı anda düzenlenen “Hayata Dönüş” operasyonunun ardından Manisa E Tipi Hapishanesi’ne götürüldük. Hücrelerin bulunduğu bölümde inşaat daha sürüyordu. Koğuşları ve havalandırmaları ördükleri yeni duvarlarla bölerek küçültüyorlardı, hücrelere dönüştürüyorlardı. Bizi içeri attıklarında bazı hücrelerin lavaboları, bazılarının mazgalları daha takılmamıştı. Aralık ayında 28 arkadaşımızın öldürüldüğünü, çoğumuzun yaralandığı operasyondan sonra ıslak mekânlara girmiş olduk ve o kış soğuk iliklerimize kadar işledi. Kapı, pencereler müthiş cereyan yapıyordu. İki battaniyeden fazlası verilmiyordu, kaloriferler doğru düzgün yakılmıyordu “Kaloriferleri iyi yakın, battaniye verin” dediğimizde aldığımız cevap; “Hırkayla, kabanla yatarsanız üşümezsiniz.” oldu. Geceleri sürekli sifon sesi geliyordu, üst katların tuvalet borularının yatakhanelerden geçtiğini düşünürseniz� Tam anlamıyla bir işkenceye dönüşüyordu, çok sıradan insani taleplerimiz dahi karşılanmadı. “Size mahkûm olmayı öğreteceğiz” diyorlardı. Onlara göre mahkûm insan değildi, insan olamazdı ve olmamalıydı. Bu söz tecritin ifadesiydi aynı zamanda.

Yani 19-22 Aralıktan bu yana, 7 yıldır tecritteyim ben de. F Tipi değil, ama hem mimarisi hem de uygulamalarıyla F tipinden tek farkı olamayan E Tipi hücrelerde kalıyoruz.

Bir kadın tutsak olarak bize F tipi yaşamı anlatabilir misiniz?

Sevgi Saymaz: Ne kadının nede kadın mahkûmun her yönüyle ortak bir tanımı yoktu bence. Dolayısıyla yaşam biçimleri de farklı. Örneğin hapishaneler de gördüğüm adli kadın mahkûmlarda genellikle gece ve gündüz yer değiştiriyor. Pek çoğu gündüz uyuyor, gece ‘yaşıyorlar’. En hafifinden kendini “kader mahkûmu” olarak -ki onlara uygun görülen tanım da budur. Genel olarak-gördükleri için yaşam biçimleri de kaderci. Tabi ki bu tablonun yaratıcıları kendileri değil aslında. Onları buralara sürükleyen, onların duygu ve düşüncelerini çalan, çarpıtan, ruhsal çöküntülere mahkûm eden düzen içinde yaşadıkları acılar, yokluklar, yoksunluklar ve yozluklardır. Üstelik bunun farkında olmamak, doğal olarak çok daha düşürüyor onları Hücrede olmaksa bunalımlarını tümden artırıyordu. Gece yarısı kadın çığlıklarıyla, insanın içini sızlatan ağlama sesleriyle uyandığımız çok olmuştur.

Diğer yandan siyasi kadın mahkûm olmak daha farklı yaşam pratiğinizde olgulaştırdığınız, olgunlaştırmaya çalıştığınız bir bilinciniz var. Kaderci değilsiniz ve sizin için her şeyin bir anlamı var� yaşamın, yaşamınızın anlamı var� Kendi yaptıklarınızı ve size yapılanları nedenleri ve sonuçlarıyla birlikte çözümleyebiliyorsunuz. Bu yüzden düzen öncelikle kadını ne kadar zayıf düşürmeye çalışsa da siz bir kadın olarak güçleniyorsunuz her koşulda. Ölüme yürürken bile kendinizi bırakmıyorsunuz, hiçbir şeye boş vermiyorsunuz. Dolayısıyla F Tipinde siyasi kadın mahkûmu olarak belirli bir yaşam disiplinimiz var.

Sabah 07.00�de kalkıyoruz ve havalandırmada spor yapmaya çalışıyoruz. Dışarıdayken yürümeye çok sever, uzun mesafeleri yürürdüm. Ne yazık ki bunu pek yapamıyorum. Zira hücrenin- havalandırmanın küçüklüğü 40metrekare civarında. Buna izin vermiyor. Keza havalandırma çok küçük olduğundan başınız dönüyor, koşarken, bu yüzden ağırlık olarak kültürfizik hareketleri yapıyoruz. Akabinde hücre temizliği ve kahvaltı geliyor. Ölüm Orucu’nda olduğumdan beri bu sabah programına katılmıyorum. Benim programım biraz daha farklı. Bitki çaylarımı yudumluyor, B1 vitamini ve 1,5 çay kaşığı da tuz alıyorum.

Gün içinde gelen gazeteleri okuyoruz. Yine bir arkadaşımız roman okurken bizler el işleri yapıyoruz. İmkânlar ölçüsünde tabi� Kantinde satılan malzemeler oldukça sınırlı ve ailelerin getirdikleri alınmıyor içeri. Çoğunlukla boncuk işleri yapıyoruz. Kolye, bileklik, tespih, anahtarlık gibi. Bu türden farklı uğraşlar hem dinlendiriyor, hem işe yarıyor, sevdiklerimize hediye ediyoruz.

İmkânlar ölçüsünde güncel gelişmeleri takip etmeye çalışıyoruz. Bu imkan dışarıya göre oldukça sınırlıdır. Örneğin Dışarda bir bayiden, bir kitapçıdan, marketten rahatlıkla alabileceğiniz bir kitap, bir dergi, bir gazete çoğu kez bize yasaktır, verilmez. Bu da tecrit uygulaması� Bu arada biz kendi dergilerimizi çıkaralım dedik ve Zeybek Ateşi isimli bir kültürel- Politik dergi ile Nüktedan isimli bir mizah dergisi çıkarmaya başladık. Her ay düzenli çıkarıyoruz. Tabii onlarda yasaklardan payını alıyor bolca.

Günlük yaşamımızın önemli bir bölümü kapsıyor. Fakat bu disiplinli ve programlı yaşam içinde, gülmeyi, eğlenmeyi, unuttuğumuzu sanmayınız� Tersine, ağız dolusu gülümsemiyorsak, türküler söylemiyorsak bir yanımızı eksik sayarız kendimizi saylarız kendimizi�

Havalandırma kapıları kapanmadan çıkıp volta atar, türküler, şarkılar söyleriz. Tabii söylediğimiz için sonra diğer hücrelerde ki arkadaşlarla yüksek kalın duvarların ardından bağıra- çağıra konuşmaya çalışırız. Günün ene güzel saatleredir bu saatler. Bazen bir kovayı tersini çevirip ritim atmaya başladık mı oyunlarda birbiri peşe sıra dizilir. Harmandalından Azeri oyunlarından başlar, Romen havası ile devam ederiz. Bazen oyunun en coşkulu yerinde gürültü ile mazgal açılır. Bir üniformalı� “Ne oldu, neden oynuyorsunuz” der

7 yıldır tecrit altındayız ama tecrite teslim olmadık. Biliyoruz ki tecrit dışarıdakileri de teslim alma çabasında� Ne yazık ki çabası tamamen boşa da gitmiyor. İnsanların birbirlerinin acılarına, sevinçlerine kayıtsız kalışı, duyarsızlaşma, bencilleşme, yozlaşma, yapaylaşma, yabancılaşma, yaşamdaki mutsuzluklar� bunlar hep insanların birbirlerinden, kendi insani duygu ve düşüncelerinden tecrit edilmişliğinin sonucudur� İnadına gülmek, inadına duyarlı olmak, duygu ve düşüncelerimize sahip çıkmak gerekiyor. Bunun yolu da tecrite direnmektir. Biz bunu yapıyoruz. Tabi ki herkes için direnmenin farklı yolları vardır. Yeter ki umut hep canlı olsun.

Siz kaç kişilik hücrede kalıyorsunuz? Hücrede aynı insanlarla uzun süre kalmak nasıl insanı etkiliyor?

Sevgi Saymaz: Biz şu anda 8 kişi birlikte kalıyoruz. F tipi uygulamalarda yegâne farkımız da bu, bildiğim kadarıyla� Yani mekânın “hücrenin” büyüklüğü hemen hemen aynı, sadece biz aynı hücrede daha kalabalık kalabiliyoruz. Tabi yıllar boyu birbirinden başka kimseyi görmeyen 8 kişi olarak tüm dünyadan, tüm toplumdan, çoğu kez görüşçülerimizden-ki onlar da 1.derece akrabalarımızla sınırlıdır. Tecrit uygulaması gereği ve aldığımız cezalardan dolayı görüşe çıkamayız çoğu kez �bile yalıtılmışlığımızı göz ardı edebilirsiniz.

Küçük bir evde kalan kalabalık bir aileyi düşünün. Günün 24 saati ve yıllarca bir aradasınız, çıkabilecek. Sorunları tahmin edersiniz. Daraltılan, küçültülen yaşamlar birbirine yönelir. Biz devrimci kadınlar da günlük yaşamın çeşitli sorunlarından muaf değiliz. Fakat direnişimiz ve irademiz gücüyle bu sorunları aşmaya çalışıyoruz. Büyük oranda aşıyoruz da. Fakat baş etmekte zorlandığımız şeyler de oluyor.

Size bir örnek anlatmak istiyorum.. Psikolojik olarak rahatsızlığı olan bir arkadaşımız vardı. Dışarıdayken durumu fena değilmiş. Hücre koşulları deyim yerindeyse onu iyice bunaltıyordu. Üç kişi kalıyorduk o dönem. Saldırganlaştı, kurguları arttı. 24 saat birimizin göz kulak olması gerek. Kimi zaman bizi başka nesnelere canlılara benzetiyor. Kimi zaman hayal görüyor ve saatlerce kaskatı kesiliyor, bazen başını duvarlara vuruyor, bazen de kendini yakmaya çalışıyordu. Biz hem kendi güvenliğimiz için diken üstündeydik hem de onunu kendine zarar vermesini engellemeye çalışıyorduk. Daha çok arkadaşın bir arada kaldığı başka bir hücreye götürülmesini istiyorduk. O hücrede iki de hemşire arkadaş vardı. Hem biz hem onlar, hem de rahatsızlığı olan arkadaşımız defalarca dilekçe verdik, sorunu ayrıntılı anlattık, hep ret cevabı geldi. “Neden?” sorusunun cevabı hep boşlukta kaldı. Bir yıl boyunca arkadaşımız tahliye olana kadar aynı biçimde kalmaya devam ettik. Şimdi çok daha iyiymiş. Buradayken duvarlardaki tüm çizikleri, tük delikleri ezberlemişti artık. Mekân ve uygulamalar onu boğmuştu.

Size ne tür olanaklar sağlanılıyor tecrit hücrelerinde?

Sevgi Saymaz: Buradaki “olanaklar” genelgeler ve yönetmeliklerle belirlenmiştir. Spor salonlar, iş yurtları, atölyeleri, kütüphanesi, konferans salonu vb. var. Dışarıdan hediye alma hakkımız var. Ama�

Peki siz de bu tür olanaklardan yararlanabiliyor musunuz?

Sevgi Saymaz: Bu soruyu cevaplamadan önce. Bu ‘olanakların’ hangi koşullarda sağlandığı üzerine bir şeyler söylemek isterim. Evet, bunların kullanımı koşula bağlıdır. Eğer tredmana uyuyorsanız, ‘iyi halliyseniz’, yani tam istenen tipte mahkûmsanız, hiç bir haksızlık karşısında sesinizi çıkarmıyorsanız, kişiliğinizi, onurunuzu, iradenizi teslim etmişseniz bu ‘olanaklardan’ yararlanabilirsiniz� Ama istediğiniz gibi, istediğiniz şekilde değil. Hangi ‘olanaklardan’ ne zaman, kaç dakikalığına yararlanacağınız idare tarafından belirlenir. Yine diyelim sporda, atölyede, kütüphanede kiminle birlikte olacağınız da sizin istediğinize göre değil, idarenin sınıflandırmasına göre belirlenir. Mesela yan hücrenizde kalan bir arkadaşınızla aynı sınıflandırmaya dahil değilseniz, onunla hiçbir şekilde bir araya gelemezsiniz. Bu ‘olanakları’ kullanabilmek için daha önce uygulanan, CİK’li birlikte yasallaşan disiplin cezalarından almamış olmanız gerek. Yani ‘gereksiz’ yere türkü söylememiş, ‘gereksiz’ yere gürültü yapmamış, ‘gereksiz’ yere susmamış, slogan atmamış, ne olursa olsun hiçbir şeyi hiçbir şekilde protesto etmemiş olmanız gerekli. Bütün gerekliliklerin ve gereksizliklerin sizin dışınızda belirlendiği ve size dayatıldığını da söylememe gerek yok sanırım.

Diyelim gayet ‘temiz’ bir seciliniz var, hiçbir cezanız yok. Bu durumda bile pek çok engelle karşılaşmanız mümkün. Mesela spor salonuna çıkmak isteyeceksiniz, ya personel yetersizdir ya da spor salonu kalabalıktır, gidemezsiniz. Gerekçe çok “Atölyeye gitmek, kütüphaneye çıkmak” herhangi bir ‘olanaktan� yararlanmak istediğinizde mutlaka sizi bekleyen bir gerekçe vardır�

Yani fiili olarak bu ‘olanakları’ kullanmak mümkün değil. Zira her şey kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm. Ve kâğıt üzerindeki bu ‘haklar’ tecritin üzerini örtmek, tecrit yokmuş izlenimi yaratmak içindir. İşte “biz onlara bir sürü olanak sağlıyoruz, daha ne tecritten bahsediyorlar� diyebilmek için”

Aynı hapishane içindeki diğer tutsaklarla görüşme olanağınız var mı?

Sevgi Saymaz: Diğer arkadaşlarımızı, farklı hücrelerdeki arkadaşlarımızı görme imkanımız yok. Havalandırmalardan bağırarak konuşuyoruz. Bazen koridorda, malta da tesadüfen karşılaştığımız oluyor. Hemen personel araya giriyor. Çekiştiriyor. Sarılmak, konuşmak ve göz teması ‘yasak’. Düşünün ki kaldırımda yürüyorsunuz, karşıdan pek çok şeyi paylaştığınız bir arkadaşınız geliyor. Özleminiz büyük ve başınızdakiler ‘konuşmayacaksınız, oraya bakmayacaksın’ deyip araya giriyor. Ne yaparsınız? Yüreğiniz isyanı büyümez mi?

Geçenlerde aynı hücreden iki kişi görüşü çıktık. Arkadaşın ziyaretçileriyle tanışıyoruz. Kendi ziyaretçilerimizle merhabalaştıktan sonra ona da bir merhaba demek istedim. Görüşler camekânlı bölümlerde telefonla yapılıyor. Ahizeyi elime alır almaz müdahale edildi. “Başkasının görüşçüsüyle konuşamazsınız yasak”.

“Yasak”lar öyle çok ki. Bizi çevreleyen beton duvarların dışında kişiliğimize, irademize, onurumuza, insanlığımıza örülen duvarlardır bunlar� Tecrit içinde tecrit duvarlarıdır�
“Bir dakika” demenize rağmen yüzünüze kapı çarpıldığında ne hissedersiniz? Bir an için hücrede olduğunuzu düşünün. Diyelim bir tesadüf oldu, sizin hücreniz açıkken, karşı hücrenin kapısında 2-2,5 yaşlarında bir çocuğun elinde tepsiyle durduğunu gördünüz. Çok da sevimli bir çocuk. Kıvırcık saçları var, altında da pijama. Çocuğu gördünüz, içiniz gidiyor ama gidip kucaklayamıyorsunuz. Öylece seyrediyorsunuz. O da size bakıyor. Göz kırpmaya başlıyorsunuz, başınızla ufak tefek hareketler yapınca çocuk da gülümsemeye başlıyor. Sonra personel fark ediyor ve çat diye kapıyı yüzünüze kapatılıyor. Öylece kalıyorsunuz. Yani 2-2,5 yaşındaki bir çocukla bile göz teması kuramazsınız. Varın tecrit duvarlarının boyutunu siz düşünün.

Biz de imkânlar ölçüsünde kendi yöntemlerimizi geliştirmeye çalışıyoruz. Havalandırmada bağıra- çağıra konuşabiliyoruz. Yahut top atıyoruz havalandırmadan havalandırmaya.

Görüş, mektup veya ziyaretlere ilişkin bilgi verebilir misiniz?

Sevgi Saymaz:
Mektup ‘cezamız’ yoksa mektup yazıyoruz. Yine ziyaret �cezası� yoksa ziyarete geliyorlar. Bazen aylarca (1-2-3 ay) yazamayabiliyoruz ya da birkaç ay göremeyebiliyoruz. Zaten ne tür bir disiplin cezası olursa olsun buna bağlı olarak otomatikman 3 ay açık ziyarete çıkamıyoruz.

Görüş yapabildiğimiz akraba sayısı dahi oldukça sınırlı sayıda.

Bugün tecrite karşı direniştesiniz. Direnişinize ilişkin neler söylemek istersiniz?

Sevgi Saymaz: Eylemim tecritin kaldırılması talebiyle sürdürüyorum. Tecrit bir insanın canlı canlı mezara girmesi anlamına giriyor.

F ve benim de bulunduğum E tipi hücrelerde “hücre mimarisinden başka- uygulamalarda da aynı tecrit politikası söz konusu” Ben yine de sık sık yıllardan bere bir hücrede tek başına kalan arkadaşları düşünürüm. Her şeyden ve herkesten yalıtılmış olmayı düşünebiliyor musunuz? Değil sağında salondaki hücreler, kaldığı bloktaki tüm hücreler boşaltılıyor hiç bir ses duymasın diye� Hastalansa bir bardak su verecek kimse yok, düşüp bayılsa kimse görmeyecek. Konuşmaya, gülmeye, söylemeye ihtiyaç duymaz mı insan? “kendi kendine konuşana deli derler” denir ya, insanı yıllarca tek başına bırakmanın, onu insanlıktan çıkarıp delirtmekten başka ne amacı olabilir sizce?

Özet olarak, tecritin fiziki, sosyal, hukuksal, psikolojik tüm sonuçlarıyla oradan kaldırılmasıdır talebim. Bu talep uğruna 122 kişi yaşamını yitirdi. Fatma Koyupınar bu taleple Ölüm Orucu’ndaydı ve ben Ölüm Orucu�na başlamadan birkaç gün önce şehit düştü. Fatma ile uzun yıllar tutsaklığı paylaştım. Onunla sevgiyi, öfkeyi, neşeyi, acıyı, onuru, yaşamın ayrıntılarındaki güzellikleri paylaştım ve yitirdiklerimizin pek çoklarıyla Fatma ‘ben son olayım’ demişti� Şimdi ben aynı şeyi söylüyorum� Fakat bunun tek koşulu tecritin kalkmasıdır.

Dışarıdaki insanlara söylemek istediğiniz veya son olarak eklemek istediğiniz�?

Sevgi Saymaz: Şunu söyleyebilirim. Ben ne çok eleştirildiğim gibi ölüme sevdalıyım, ne de ölümden korkuyorum. Asıl sevdam insanın insan gibi yaşayacağı güzel, onurlu bir dünyadır, asıl korkum ise insanın insanlığındın çıkmış olması, rahat gibi güdümlü, kişiliksiz bir yaşama mahkûm edilmesi�

İstediğim ve umudum odur ki, herkes kendi tecritini kırsın, sessimize ses versin, seslerimiz birleşsin ve birlikte tüm tecritin duvarlarını parçalayalım. Hala herkesin bir sessi varken!…

Sorular: Halkın Sesi TV

Reklamlar
  1. osman TENEKECİ
    18 Şubat 2007, 18:38

    ben sızı bılırım 1997-1998 yıllarında ordaydım.siyasi bayanlar vardı hep askara mıllete vatana karsı marslar soylerlerdı.sızde dogruları konusun. kogıs aramalarında hakaret ederler dışsevklerde kesınlıkle taskınlık yaparsınız bılırım

  2. sercan çakmak
    14 Nisan 2007, 20:33

    ben de cezaevinde kaldım (1.5 ay) ama böyle bir kararlılıktan haberim yoktu

  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: