Başlangıç > Ölüm Orucu, F Tipi, Tecrit > Adalet Bakanlığı’nın Ölüm Orucu Eylemlerini Bitiren Genelgesi ve İlk Yorumlar

Adalet Bakanlığı’nın Ölüm Orucu Eylemlerini Bitiren Genelgesi ve İlk Yorumlar

Tarihi GenelgeAdalet Bakanlığı 22 Ocak tarihinde “Ceza İnfaz Kurumlarının Tahsisi, Nakil İşlemleri ve Diğer Hükümler” başlıklı bir genelge yayınladı. Bakanlığın aydınlar, emek, hak ve demokrat toplum kuruluşları temsilcileri ve tutuklu aileleri ile istişare ederek hazırladığı genelge altı yılı aşkın bir süredir toplum vicdanını yaralayan F tipi – tecrit sorununun çözüme kavuşturulması yolunda olumlu önemli bir adım değerlendirildi. Soruna dikkat çekmek için ölüm orucu eylemi sürdüren Avukat Behiç Aşçı, Gülcan Görürüoğlu ve Sevgi Saymaz genelgenin ardından eylemlerine son verdiklerini açıkladılar. Çözüm yolunda adım atılması en başta aileler arasında sevinç yarattı. Çeşitli illerde ve mahallelerde kutlamalar düzenlendi. Etkinlikler çeşitli düzeylerde devam ediyor. Genelge neler getiriyor? Genelgeye ilişkin TTB Genel Başkanı Prof. Gencay Gürsoy ve DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi‘nin ilk değerlendirmeleri. GÖRÜNTÜLÜ

Adalet Bakanlığı, 22 Ocak Saat 12.00 sıralarında, F Tipleriyle ilgili rapor hazırlaması için resmi olarak izin verdiği Türk Tabipler Birliği‘ne (TTB) yeni genelgeyi faksla gönderdi. Saat 13.00’de TTB adına Prof. Dr. Gencay Gürsoy bir açıklama yaparak, yeni genelgenin kendilerine ulaştığını, tecritin kaldırılması noktasında yeterli olmadığını, ancak bir adım olarak olumlu bulduklarını belirtti.

Genelgenin başlığında şu bilgiler yer alıyor

Tarih: 22 Ocak 2007

Sayı No: B.03.0. CTE.0.00.0004

Konu: “Ceza İnfaz Kurumlarının Tahsisi, Nakil İşlemleri ve Diğer Hükümler”

Genelge 6 Bölüm’den ve her bölümde yeralan onlarca maddeden oluşuyor. Bu çerçevede yeni genelge;

  1. Tutuklu gruplarının haftalık toplam görüşme sürelerini beş saatten on saate çıkartıyor.
  2. Hiçbir disiplin cezası infazına tabi olmadan gruplar biraraya getirilecekler. Yani “tretman” kaldırılıyor.
  3. Hapishanelerin Cezaevi İzleme Kurulları toplumsal kuruluş ve sivil toplum örgütlerinin denetimine açılıyor.

Burada belirleyici olan “tretman”dı. Çünkü kazanılan haklar, “disiplin cezaları” bahane gösterilerek gasbedilebilirdi. Gerek genelge, gerekse de sözlü taahhütler, bu noktada bir adım atılmasını sağladı.

Prof. Gencay Gürsoy, Adalet Bakanı Cemil Çiçek‘in telefonla kendisine “şimdilik saati 5 saatten 10 saate çıkarıyoruz, ortak mekânlarda bulunma olanağını daha sonra 20 saate çıkma olanağı da var.” sözünü verdiğini açıkladı. Keza, Başbakanlık Müsteşarı tarafından DKÖ temsilcilerine yapılan açıklamada da, 10 saatin 20 saate çıkarılacağı teyid edildi.

Gürsoy tarafından yapılan açıklamada, Cezaevi İzleme Kurulları‘nda Barolar‘dan ve Tabipler Birliği‘nden temsilciler bulundurma, bilimsel kurullarla önlemler alınması önerilerinin olduğunu, gerek Ceza ve Tevkif Evleri Müdürlüğü‘yle gerek bizzat Adalet Bakanı‘yla yaptıkları görüşmelerde bu önerilerinin de kabul edildiğinin kendilerine bildirildiğini açıkladı.

*

Biraraya getirilecek kişilerin tespitinin tutukluların denetiminde olup olmaması, tartışma noktalarından biri olarak görülüyor, genelge bunu sağlamıyor, ancak Hak-İş Başkanı Salim Uslu ve Prof. Mehmet Bekaroğlu ile Başbakanlık Müsteşarı arasında yapılan görüşmelerde bu sorunun da çözüleceğin ifade edildiği, Başbakanlık Müsteşarı’nın “Biz haftalık on saati yirmi saate çıkaracağız. Bu konuda adımlar atacağız. Ayrıca genelgedeki gözlem idare kurulları üzerinde Behiç fazla durmasın, yani biraraya gelecek tutukluların kimlerle biraraya geleceklerine, tutukluların kendisi karar verecek. Bunu uygulamada göreceksiniz.” şeklinde konuştuğu belirtiliyor.

Prof. Dr. Gencay Gürsoy Açıklaması: “Bu sevinçli haberi vermekten mutluluk duyuyoruz.”

“293 gündür süren ölüm orucunun mutlu sonla noktalandığı haberini sizlere iletmek üzere örgüt temsilcileri ve arkadaşlarla birlikte karşınızdayız. Biliyorsunuz… tutukluların sosyalleşme konusundaki sorunlarını bir dereceye kadar çözebilmek için… makul bir süre makul bir sayıda insanla bir arada olma olanaklarının tanınmasını ve bunun tredmana tabi olmamasını talep etmiştik, en önemli talebimiz buydu. Bunun dışında başka taleplerimiz de vardı…

Bugün gerek Ceza ve Tevkif Evleriyle gerek bakanın kendisiyle yaptığımız görüşmelerde bu önerilerin kabul gördüğü ifade edildi. Ve basın toplantısı sırasında da orada bulunanlar hatırlayacaktır ilgili genelge elimize ulaştı. Bu genelgeyi basına dağıttık. Daha sonra bakanın telefonla bildirdiği şuydu; şimdilik saati 5 saatten 10 saate çıkarıyoruz, ortak mekânlarda bulunma olanağını daha sonra 20 saate çıkma olanağı da var. Daha başka açılımlar da olabilir. Dolayısıyla bu sevinçli haberi yukarıda Behiç Aşcı ve arkadaşlarına, avukatlarına ilettik. Onlardan da olumlu haberi, ölüm oruçlarının durdurulacağı haberini şimdi sizlere iletmiş oluyoruz… Acılı bir olayın ardından bu sevinçli haberi vermekten bütün örgütler ve aydın arkadaşlar olarak çok mutluluk duyuyoruz.”

DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi: “Görevi devraldık… Süreci takip edeceğiz”

“Biliyorsunuz tecrite ilişkin sorunlar bu ülkede yıllarca tartışma konusu oldu. İnsanlar öldü sakat kalanlar oldu. Demek ki bazı değişiklerle bu sorunlar aşılabiliyormuş ve bugün bu kadar insanlar ölmeden sakat kalmadan bu tür adımlar atılabilirdi.

… Buradan şunu açıklıkla ifade ediyorum; bu genelge ve genelgenin sonuçlarını biz en iyi şekilde takip edeceğiz ve onun için de Behiç Aşcı’ya biraz önce yaptığımız görüşme sonrası bu örgütler olarak görevi devraldık ve bundan sonra süreci takip edeceğimizi ve gelişmeleri en yeni şekilde takip ederek insan onuruna yakışır bir düzenlemenin yapılması konusunda girişimlerimiz sürecek…”

Kazım Kolcuoğlu: “Düşüncelerimizi devam ettireceğiz”

“Uzun zamandan beri F Tipi cezaevlerinde uygulanan yalnızlaştırma uygulamasına karşı tepkilerini bir açlık grevi ile ortaya koymaya çalışan değerli meslektaşımız, bu güne kadar 293 gündür sabırla ve bir sonuç alınması konusunda kararlı davrandı. Ve onun talebi böylece bir ölçüde yerine getirilmiş oldu. Bu yerine getirme aslında insanlık için çok büyük bir önem taşıyan bir konudur… Bunun desteklenmesi ve sonuç alınması konusunda gerçekten örgütlerimiz başta TTB, DİSK, KESK, TMMOB ile birlikte bu konudaki mücadelemizi kararlı bir şekilde devam ettirdik. Sonuç olarak isteğimizin hepsini kapsayacak ölçüde olmasa bile önemli bir başlangıçla bunu sonlandırdık… Değerli meslektaşımızın bu direnme sonucu hayata tekrar bizimle devam etme kararını da hep birlikte kutluyoruz; bununla birlikte bu görüşlerimizi ve düşüncelerimizi devam ettireceğiz.”

Reklamlar
Kategoriler:Ölüm Orucu, F Tipi, Tecrit
  1. toprak
    16 Şubat 2007, 13:56

    Sahi, Tecrit Kalktı mı?..
    ——————————————————————————–
    BİA Haber Merkezi
    12/02/2007 Onur GÜLBUDAK onurgulbudak@gmail.com
    ——————————————————————————–
    BİA (İstanbul) – Özel bir izolasyon rejimi kurgusu ile üzerine yapılan tahkimatlara, ağır bedellerle süre giden uygulamalara, gerek “hazırlayıcı-uygulayıcı erk”in, gerekse karşısındaki direnç odaklarının inişli çıkışlı hareketliliklerine tanıklık eden son 10-11 yıl içerisinde, tecrit kavramı da, kendi politik, akademik ve gündelik karşılılıklarının ötesinde anlamlara vardı.

    En belirgin yanıyla tecrit, hazırlayıcı ve uygulayıcı açısından, -dışarıyı da kapsayacak şekilde- radikal muhalefet paradigmasına dönük stratejik bir tenkil yöntemine dönüşürken, tecrite karşı direnç gösteren odaklarda ise, insan hakları mücadelesinden, işçi sınıfının iktidarı mücadelesine kadar varan karmaşık bir satıhta, mühim bir dönemeç, boşa çıkarılması gereken bir risk eşiği olarak anlam buldu.

    Zira tecrit, ince bir tahkimattan süzülen, cezaevinin coğrafi sınırlarını çok aşan, çok bileşkeli bir “rejim” olarak tasarlandığında, karşısında yaşam bulan direnç de, o oranda –hatta biraz daha fazla- bir rejim halini aldı. Bu rejimin başat argümanı olan iki ölüm orucu eyleminin (96 ve 2000) bilançosu ve kapsadığı zaman aralığı da direncin rejimleştiğini destekler nitelikte. Tecrit karşıtı mücadele, zaman zaman yükselen ve azalan tansiyonuna karşın, kimi zaman hapishanelerdeki mahkûmların fiili tavırları ve tutuklu ailelerinin çabaları derekesinde, kimi zaman ise, hatırı sayılacak ve “toplumsal olma” vasıflarına varan muhalefet birliktelikleri ölçüsünde yaşam buldu. Ama asıl önemlisi, “hapishane” konusu eşiğinin çok yükseğinde bir politik sosyalleşmeye, bir kolektif siyasal kültür deneyimine neden oldu.

    Bununla birlikte, tepkinin siyasallaşması sürecinde, çeşitli muhalefet kesimlerinin, yaşadıkları içgörü sonrasında benlik algılarında gerçekleştirdikleri restorasyon, birbirleri arasındaki benzerlik ve ayrılıkları yeniden gözlemlemelerine yol açarak, kimi benzerlik ve farklılıklar için de pekiştirici oldu. Muhalif unsurlar arası eş dost, akraba tanımlamalarının tazelenmesine, yeniden düzenlenmesine vesile oldu.

    Bu bağlamda tecrit gündemine nesnel olarak değil, kendini rahatsız eden yönleri itibariyle, kendi siyasal molekülleri arasındaki boşlukları doldurduğu siyasal bir harç olarak yaklaşma türünden bir tutumu deneyimledik. Buraya, yazının sonuna bağlayacak şekilde ara verip, tecridin politiğine bakmakta fayda var.

    Tecridin politiği…

    Hazırlığı ve geçirdiği evreleri ile, muhatapları ile, politik bir çelişkinin varabileceği en uç nokta olan kitlesel ölümleri ile aşırı politikleşmiş bir gündem olan tecridin, mimari, hukuki, psikolojik yaklaşımları kapsayacak bir politik algıdan mahrum olarak değerlendirilmesi, onu bir rejim olarak kavramaya yetmiyor. Bağlamı, iktidarın siyasal paradigmaları dışına çıkmışlar ile, radikal siyaseti, gelişmiş entelektüel yöntemlerle tenkil etme (devamında hedefleri çok daha ileri “genel” bir tahakküm istikrarı elde etme) hevesindekiler arasındaki bir muharebe sahası olarak adlandırmakta herhangi bir beis yok.

    Bu adlandırma, taraflardan, yasalara karşı belirgin bir “ret” tutumu içinde olanın, savaş söylemi ile hareket etmesini de anlaşılabilir görmeyi gerektirir. Taraflardan diğerinin yasalardan müteşekkil olması, informal ve aleni bir savaş söylemi kullanmasının önüne engeldir. Yoksa, mahkumların siyasal inançları uyarınca tedarik ettikleri kolektiviteye dönük basbayağı bir harbe giriştiği, iktidara biat ettirmek üzere, mahkumların ideolojik ideallerine sıkı bağlılıklar tesis ettikleri ortak yaşamlarına dönük pekala ağır bir müsadereye kalkıştığı gayet açıktır. Bu durumda akademik cenahta rahatsızlık uyandıran mahkûmların dilindeki savaş söylemini, hak verip vermeme münakaşasından bağımsız olarak yadırgamamak gerekir.

    Bir disiplin olarak psikolojinin, “tecrit kurgusunun müsadere kudretinin yetkinleşmesinde” oynadığı belirleyici rol, dahası, tecridi rahatlıkla “psikolojik bir infaz konsepti” olarak adlandırmamıza neden olan ürkütücü kodlar, ve tutukluların yaygın tanımı uyarınca “hapishanenin genelkurmayı” görüntüsü ile, F tipi hapishanelerde tecrit rejiminin selametini sağlamakla görevli psikologların üzerine mesai yaptığı spesifik iş, başta psikologlar olmak üzere, herkesi, salt tecrit uygulamalarının sonuçlarının sakıncaları ile değil, nedenleri ile, yani politiği ile yüzleşmeye itmektedir.

    Zira, duyu ve algı kaynaklarının sınırlandırılması, uyarımların seyreltilmesi, psiko-sosyal yoksunluğa maruz bırakma, tretman uygulaması gibi mahkumların ruh sağlığını en ağırından tehdit eden riskler, tecritin bahsi geçen politiğine ilişkin birer teknik tartışmadan ibarettirler. Bireyin mevcut yaşına gelene kadar sahip olduğu değerleri açık bir risk altında bırakan, kişiliğindeki asli unsurlara yönelen bu örüntünün, iktidarın siyasal düzleminin dışında olan mahkûmu yalnızlaştırıp dirençsiz kılmak, kişiliksizleştirip pişman kılmak ve taşıdığı ideolojik bütünlüğü etkisizleştirmek dizgesindeki seyri, iktidarın “politik zafer” çabasının fizibilitesinden başka şey değildir. Bu noktada salt sonuçla ilgilenen akademik-mesleki hassasiyetin ve paçasından rahatsızlık verici şekilde çekiştirildiğini hissettiği için, kendi varlık nedenleri üzerinden kıpırdama gereği duyan kesimin, başını çevirdiğini gözlüyoruz…

    Yeni genelge

    Daha önce bağlamak üzere, ara verdiğim noktaya, bu “baş çevirmenin” en güncel yeri ile devam edelim. Kamuoyu, Adalet Bakanlığı’nın 21 Ocak tarihinde yayınladığı ve tecrit sisteminde pek sınırlı iyileştirmeler öngören genelgesini, uygulamadaki kuşkular bir yana, hak ettiği hukuki, politik belirleyeciliğin çok ötesinde bir algı ile karşıladı. Tecridi tarif etme ve tavır belirleme konusunda kabaran damar, yerini, düşen bir ivmeye, bir rahatlamaya, bir vicdan boşalmasına, tarif ettiklerini unutmaya bıraktı. İyi ama, genelgenin, yalnızca “belirli hükümlere bağlanmak şartıyla, birlikte vakit geçirme zamanını arttırmayı” öngören hükmünün, tecridi bir bütün olarak ortadan kaldırır nitelikte olmayışı gün gibi ortadayken, bir anlayış olarak terk edilmeyen tecrit halen uygulanmakta iken, tecrit, insanların üçer ya da tek kişi olarak kapatılması gibi bir uygulamanın çok ötesinde bir rejim iken, eni sonu, gerek mesleki ve akademik tarafın, gerekse de tecrit karşıtı muhalefet unsurlarının daha önce tarif ettiği şekliyle, ancak çok daha geniş yasal düzenlemeler ile ortadan kalkabilecekken, bu sükuneti neye bağlamalı?

    Ortada bir tutarsızlık olduğu kesin. Kamuoyunun-bilhassa sağlık çalışanlarının ve hukukçuların- genelgeyi hatalı yorumlaması, “tecrit” kavramı üzerine yapılan bunca etütten sonra olası değil. Paçasından çekiştirilmeleri nedeniyle, gerçekleştirdikleri içgörü sonrası, kendi öz siyasal eksikleri uyarınca tecrit karşıtı tavır belirleyenlerin, paçalarının özgür kaldığını söylemek yanlış olmaz sanırım. Öyle ya, insanları rahatsız edenin, bir bütün olarak tecrit değil, ölüm sınırına yaklaşan oruç eylemcileri olduğu da çıplak gözle gözlenebiliyor. Medyada artık yer bulmakta zorlanan tecrit başlığı altındaki haberlerin de, genelgenin irdelenmesinden, uygulamaların takibinden çok Behiç Aşçı’nın tedavi süreci üzerine yoğunlaştığı düşünülürse bu kesimlerin vicdan travmasının gerçekte hangi noktada yoğunlaştığını kestirmek güç değil.

    Doğru, çoğu kez, Lucretius’un meşhur efelenmesi (“Ölümden korkacak ne var; ben varken o yok, o varken de ben yokum”), ölümü tolere etmemize yardımcı olurken birilerinin çok yakında bir yerde, “ ‘o’ varken de var olarak” an an ölmesi, ölümle birlikte yaşamaktan imtina etmemesi, çoğu kesimin siyasal evsafını da, vicdanını da, ferasetini de darmadağın etti. Sonra, bu kesim, içgörü geliştirerek, esasen “konu itibariyle” değil, “kendisi itibariyle” süreçle temas etti; müdahil oldu. Velhasıl, genelgeyi olumlu bir adım olarak gören eylemcilerin eylemlerine ara vermesi sonrasında da, yükselen tansiyonlarını dengeleyerek, mahallelerine döndüler.

    Oysa ki, belki bir başka yazıda, uzun uzun yazmak gereken ve tecridi, çok kısıtlı müdahalelerle halel gelmeyecek şekilde güçlü bir rejim yapan hüküm ve uygulamalar olduğu gibi dururken, süreç, “tecrit”in bir anlayış olarak terk edilmesi için, insan onurunun kaldırmadığı bu ifadenin yaşamlarımızdan bütünüyle çıkması için kamuoyunu tutarlı olmaya itmiyor mu? (OG/EK)
    ____________________________________
    * Onur Gülbudak/Psikolog

    onurgulbudak@gmail.com

  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: